Utangaçlık ile Sosyal Kaygı Arasındaki Fark
Sessiz kalmak her zaman aynı şeyi anlatmaz. Mizaca ait bir çekingenlik ile hayatı daraltan sosyal kaygıyı ayırt etmenin yolları.
Selinay Karaca 4 dk
Kalabalık bir ortamda köşede duran, konuşmaya geç dahil olan, tanışma faslında sesi kısılan biri gördüğümüzde çoğu zaman aynı kelimeye başvururuz: utangaç. Oysa bu tek kelimenin altında birbirinden hayli farklı iki durum saklanabilir. Biri, kişinin mizacına ait, hayatı boyunca taşıdığı ve çoğu zaman sorun yaratmayan bir eğilimdir. Diğeri ise gündelik hayatı daraltan, kaçınmayı büyüten bir kaygı biçimidir. İkisini birbirinden ayırmak, hem kendimize hem başkalarına dair yanlış hükümler vermemizi önler.
Utangaçlık bir mizaç özelliğidir
Utangaçlık, yeni ve tanıdık olmayan durumlarda ortaya çıkan geçici bir tutukluktur. Çocuklukta bile gözlenebilir: Bazı çocuklar tanımadıkları bir odaya girdiğinde önce durur, izler, ortamı tarar; sonra katılır. Bu bir kusur değil, bilgiyi eylemden önce toplama eğilimidir. Utangaç kişiler ısınma süresi geçtikten sonra genellikle rahatlar, sohbete katılır, kendi alanlarında son derece konuşkan olabilir.
Bu eğilimin belirgin bir avantajı da vardır. Konuşmadan önce dinleyen, aceleyle hüküm vermeyen, ortamın havasını okuyan insanlar çoğu zaman daha isabetli değerlendirmeler yapar. Sorun, utangaçlığın kendisinde değil; toplumun onu bir eksiklik gibi damgalamasında ortaya çıkar. Sürekli "biraz daha atılgan ol" telkiniyle büyüyen kişi, doğal temposunu bir arıza gibi görmeye başlar.
Sosyal kaygı ne zaman devreye girer
Sosyal kaygı ise çekingenlikten çok, değerlendirilme korkusuyla ilgilidir. Buradaki temel düşünce şudur: Başkaları beni izliyor, hatalarımı görecek ve olumsuz bir yargıya varacak. Bu düşünce yalnız yeni ortamlarda değil, yıllardır tanıdığı insanların yanında bile devreye girebilir. Telefonda konuşmak, bir toplantıda söz almak, bir dükkânda iade talep etmek gibi sıradan işler ciddi bir gerilim kaynağına dönüşür.
Ayırt edici işaret, kaçınmadır. Utangaç kişi ortama girmekte gecikir ama girer. Sosyal kaygı yaşayan kişi ise ortamı büsbütün atlatmanın yollarını arar; daveti reddeder, sunumu başkasına devreder, sınıfın arkasına oturur. Kısa vadede rahatlatan bu kaçınmalar, uzun vadede kaygıyı besler. Çünkü her kaçınma, kişiye "iyi ki gitmedim, gitseydim rezil olurdum" mesajını verir ve varsayım hiç sınanmadan güçlenir.
Bedensel belirtiler ve sonrasındaki muhasebe
Sosyal kaygıda beden çoğu zaman erkenden devreye girer: Kalp hızlanır, eller terler, ses titrer, yüz kızarır. Asıl yorucu olan, bu belirtilerin herkes tarafından fark edildiği inancıdır. Oysa dışarıdan bakan biri, kişinin içinde yaşadığı fırtınanın ancak küçük bir kısmını görür. Bu uçurum, kaygıyı besleyen döngünün en önemli halkalarından biridir.
İkinci halka ise olaydan sonraki muhasebedir. Eve dönüldüğünde konuşma baştan sona tekrar oynatılır; söylenen her cümle, verilen her tepki gözden geçirilir. Bu gözden geçirme tarafsız değildir, sadece hataları arar. Böylece aslında sıradan geçen bir akşam, hafızada bir başarısızlık kaydına dönüşür. Kaygının belleği, iyi anları silmekte oldukça beceriklidir.
Ne yardımcı olur
Utangaçlık için genellikle özel bir müdahale gerekmez; kişinin kendi temposuna alan tanıması ve ısınma süresini kabul etmesi yeter. Küçük gruplarla başlamak, birebir sohbetleri tercih etmek, ilgi duyduğu bir konunun etrafında toplanan ortamlara katılmak doğal bir rahatlama sağlar.
Sosyal kaygıda ise yön tersine çevrilmelidir: Kaçınılan durumlara kademeli biçimde geri dönmek. En kolayından başlayarak, tahammül edilebilir küçük adımlar seçilir. Bir kasiyere soru sormak, bir toplantıda tek cümle söylemek, bir tanıdığa selam vermek gibi. Amaç mükemmel bir performans sergilemek değil; korkulan sonucun gerçekleşmediğini bizzat görmek. Ayrıca dikkati içeriden dışarıya çevirmek işe yarar. Kendi sesini, elini, yüzünü izlemek yerine karşıdaki kişinin söylediklerine odaklanmak, hem gerilimi azaltır hem de sohbeti kolaylaştırır.
Çevrenin tutumu da fark yaratır. Utangaç ya da kaygılı bir kişiyi kalabalığın ortasına iterek "alışsın" demek genellikle ters teper; zorlanarak yaşanan bir deneyim, korkuyu doğrulayan bir hatıraya dönüşür. Daha yararlı olan, kişiye ortamda bir görev vermektir. Kapıda karşılamak, bir masayı düzenlemek, birine bir şey ulaştırmak gibi somut bir iş, dikkati kişinin kendi üzerinden alır ve sohbete doğal bir bahane sağlar. Sosyal ortamlarda en çok zorlanan kişiler bile, yapacak bir işleri olduğunda çok daha rahat hareket ettiklerini fark eder.
Gündelik hayatı belirgin biçimde daraltan, iş, okul veya ilişkileri sekteye uğratan bir kaygıda profesyonel destek almak en makul yoldur. Ama pek çok kişi için ilk adım daha basittir: Kendi sessizliğini bir kişilik kusuru sanmaktan vazgeçmek ve hangi durumun hangisi olduğunu doğru adlandırmak.